Skip to main content
All Posts By

admin

Etkili Rahatlama Yöntemleri

By psikolog No Comments

Rahatlama, zihin ve bedenin gerginlikten uzak, dingin bir durumda olmasıdır. Günlük yaşamın stresini azaltmak isteyen kişiler, gevşeme teknikleri adı verilen özel yöntemlere başvurabilirler.

👉 Gerginlik, hem fiziksel (kaslarda sertlik, ağrı) hem de duygusal (anksiyete, huzursuzluk) tepkilere yol açar.
👉 Fiziksel rahatlama, kaslardaki bu gerginliği azaltmaya yöneliktir.
👉 Psikolojik rahatlama ise zihnin stresten ve dikkat dağınıklığından uzaklaşmasıyla ortaya çıkar. Zihin ve beden birbiriyle bağlantılı olduğundan, psikolojik gevşeme fiziksel rahatlamayı da beraberinde getirir.


Rahatlama Teknikleri

  • Aromaterapi → Lavanta, adaçayı, ylang-ylang gibi doğal yağlar stresi azaltır, sakinlik verir.
  • Nefes Egzersizleri (Aşağıda detaylandırılmıştır.)
  • Egzersiz & Spor → Fiziksel hareket stresi azaltır, endorfin salgısını artırır.
  • Yoga → Bedensel esneklik ve zihinsel dinginlik sağlar.
  • Meditasyon → Sessiz ve rahat bir ortamda odaklanmayı içerir. Özellikle farkındalık meditasyonu anksiyete üzerinde etkilidir.
  • Masaj → Kas gerginliğini azaltır, gevşeme sağlar.
  • Müzik Dinlemek → Ruhsal rahatlamayı destekler.
  • Progresif Kas Gevşemesi → Vücudun farklı bölgelerini sırayla kasıp gevşetmeyi içerir.
  • Otojenik Gevşeme → Kas gevşemesine dayalıdır, uyku sorunları ve anksiyetede faydalıdır.
  • Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT) → Gerginliğe neden olan sağlıksız düşünce kalıplarını değiştirmeye yardımcı olur.
  • Farkındalık Temelli Bilişsel Terapi (MBCT) → Stres ve kaygıyı azaltmada etkilidir.
  • Rahatlatıcı Senaryo Yöntemi → Örneğin, kendinizi sorunun çözülmüş olduğu bir anda hayal etmek.
  • Hipnoterapi

Anlık Rahatlama: Nefes Egzersizi

Panik ya da anksiyete yükseldiğinde uygulanabilecek en etkili yöntemlerden biri nefes egzersizidir.

  • Nefesi burundan alın, ağızdan verin.
  • Nefes alırken karnınız şişmeli, göğüs kafesiniz değil.
  • 1’e 2 oranı kullanın: Burundan alırken 4’e kadar sayın, ağızdan verirken 8’e kadar sayın.
  • Bu egzersizi gevşeme hali oluşana kadar tekrarlayın.

✨ Sosyal kaygı (örneğin bir sunum ya da iş görüşmesi öncesi) durumlarında nefes egzersizine ek olarak “Sunumum güzel geçecek, kendime güveniyorum” gibi olumlu telkinler rahatlamayı destekler.


Stres ve Rahatlama İlişkisi

  • Rahatsızlık veren bir düşünceyi bastırmak yerine onunla yüzleşmek, rahatlamanın ilk adımıdır.
  • Sinir sistemi, gerçek ile hayali olay arasında fark gözetmez. Olumsuz bir olayı hayal etmek bile stres kimyasallarını tetikleyebilir.

👉 Bu yüzden gevşeme becerilerimizi geliştirmek, bedenin doğal rahatlama haline ulaşmamızı sağlar.


Doğal Gevşeme Halini Geliştirmek

  • Günde en az 2 kez, 5–20 dakikalık kısa “şekerleme” benzeri gevşeme molaları verin.
  • Çay, kahve gibi uyarıcılar olmadan, gözlerinizi kapatıp vücudunuzu bırakın.
  • Düzenli uygulandığında, beden ve zihin doğal gevşeme becerisini yeniden kazanır.

💡 Rahatsız edici bir düşünce aklınızdan geçtiğinde, vücut duruşunuzu fark edin. Başınız eğik, bedeniniz kapanmışsa, başınızı kaldırıp aynı düşünceyi tekrar geçirin. Bu yöntem, düşüncenin yarattığı rahatsızlığı azaltır.


Son Söz

Bir şeye ne kadar farklı açılardan bakarsanız, o kadar çok seçeneğiniz olur.
Seçeneklerin çokluğu, kontrolün sizde olmasını sağlar.


✍️ Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Kaynaklar:

Hayvan Fobisi (Zoofobi)

By psikolog No Comments

Hayvan fobisi, en sık karşılaşılan özgül fobi türlerinden biridir. Bir kişinin hayvanları görmeye ya da düşünmeye tepki olarak yoğun endişe ve korku yaşamasıyla ortaya çıkan bir anksiyete bozukluğudur.

Köpek, kedi, fare, böcek, örümcek ve yılan en yaygın görülen fobik hayvan türleridir. Ancak bu durum kültürel faktörlere ve yaşanılan çevreye göre farklılık gösterebilir. Örneğin; Avrupa’da örümcek fobisi daha sık görülürken, Türkiye’de yılan, kedi ve köpek fobisi daha yaygındır.

Çoğunlukla çocukluk döneminde başlayan hayvan fobisi tedavi edilmediği takdirde kişide kalıcı hale gelir ve ilerleyen yıllarda şiddetlenerek devam eder. Araştırmalara göre toplumun yaklaşık %10’unda hayvan fobisi bulunmaktadır. Ancak günlük yaşamı olumsuz etkilemeyen korkular fobi olarak değerlendirilmez.

Dünya Ruh Sağlığı Araştırmaları’na göre kadınların %9,8’i, erkeklerin ise %4,9’u özgül fobiye sahiptir. Kadınlarda bu durumun daha sık görülmesinde, çocuklukta hayvanlar üzerinden yapılan korkutucu şakaların (örneğin; yılan ya da fare ile ilgili) etkili olduğu düşünülmektedir.


Hayvan Fobisi Neden Ortaya Çıkar?

Hayvan fobisinde kesin neden her zaman net değildir. Ancak çoğunlukla çocukluk döneminde geliştiği görülmektedir.

Başlıca nedenler şunlardır:

  • Travmatik bir deneyim (köpek ısırması, böcek sokması, kuş saldırısı vb.)
  • Sosyal öğrenme (bir başkasının korkusuna tanık olmak veya ondan öğrenmek)
  • Masallar, filmler veya anlatılar yoluyla zihinde yerleşen korkutucu imgeler

Belirtileri

Zoofobisi olan kişilerde hem psikolojik hem de fizyolojik belirtiler görülebilir.

Psikolojik belirtiler:

  • Hayvanı gördüğünde ya da düşündüğünde yoğun korku ve endişe
  • Korkunun orantısız olduğunu bilmesine rağmen kontrol edememe
  • Düşünce akışının bozulması
  • Korkulan durumdan kaçınma

Fizyolojik belirtiler:

  • Sığ ve hızlı nefes alma
  • Kalp çarpıntısı
  • Terleme, titreme, uyuşma
  • Ağız kuruluğu
  • Baş dönmesi
  • Bulantı

Davranışsal belirtiler:

  • Ağlamak
  • Çığlık atmak
  • Öfke nöbeti
  • Birinin arkasına saklanmak
  • Donakalmak veya sessizleşmek

Tedavi Yöntemleri

Zoofobi tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Farklı yaklaşımlar kişiye göre uygulanabilir.

1. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)
Zoofobi tedavisinde en etkili yöntemlerden biridir. BDT, kişinin irrasyonel düşüncelerini fark etmesine, olumsuz inançlarını değiştirmesine ve yeni baş etme becerileri geliştirmesine yardımcı olur.

2. Maruz Bırakma Terapisi
Uzman eşliğinde kademeli şekilde korkulan hayvana maruz bırakma (önce fotoğrafına bakmak, ardından güvenli mesafeden görmek vb.) ile korku azaltılabilir.

3. İlaç Tedavisi
Bazı durumlarda anksiyete ve fobi belirtilerini azaltmak için ilaç tedavisi tercih edilebilir. Genellikle psikoterapi ile birlikte uygulanır.


Yakınlarına Nasıl Destek Olabilirsiniz?

  • “Korkma, bir şey olmayacak” gibi sözlerden kaçının. Bu tür ifadeler, fobiyi küçümseyici bulunabilir ve kişide daha fazla kaygı yaratabilir.
  • Ani maruz bırakmadan uzak durun. Fobik kişiyi habersizce hayvana yaklaştırmak şok etkisiyle durumu kötüleştirebilir.
  • Kademeli yaklaşımı destekleyin. Uzman rehberliğinde adım adım ilerlemek en sağlıklı yoldur.

Kaynak: Medical News Today

Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Klostrofobi

By psikolog No Comments

Uzun bir tünelden geçerken, kapalı ve dar bir mekânda bulunduğunuzda nefesinizin daraldığını, sıkıştığınızı ve yoğun bir kaygı yaşadığınızı hissediyor musunuz? Bunun nedeni, bir kaygı bozukluğu türü olan klostrofobi olabilir.

Klostrofobi, en basit tanımıyla kapalı alanlarda hissedilen mantık dışı korku ve yoğun kaygıdır. Klostrofobisi olan kişi, bulunduğu ortamın gerçek tehdidinden çok daha fazla endişe ve korku duyar.

Bu korkunun kaynağı biyolojik ve psikolojik olabilir. Savunma mekanizmaları, görerek öğrenme, çeşitli şartlanmalar ya da travmatik yaşantılar klostrofobinin oluşumunda rol oynar. Kişi geçmişte yaşadığı olumsuz bir deneyimi genelleyerek, benzer her durumda aynı sıkıntıyı yaşayacağını varsayar ve zamanla kapalı alanlara karşı korku geliştirir.

Klostrofobi Belirtileri

Kapalı bir alanda yardım almasının mümkün olmadığını düşünen klostrofobik birey şu belirtileri gösterebilir:

  • Kalp çarpıntısı
  • Nefes alamama hissi
  • Bayılacakmış gibi olma
  • Havasız kaldığını düşünme
  • Boğulma hissi
  • Yoğun terleme
  • Ellerde-ayaklarda uyuşma
  • Ağlama isteği

Bu belirtiler özellikle; asansör, sinema, uçak, MR cihazı, küçük ve penceresiz odalar, uzun tüneller, toplu taşıma araçları ya da kalabalık mitingler gibi alanlarda daha belirgin hale gelir. Örneğin, asansöre binmekten kaygı duyan bir kişi, işi acil olsa bile asansör yerine merdiveni kullanmayı tercih edebilir.


Klostrofobi Tedavisi

Diğer özgül fobilerde olduğu gibi klostrofobinin tedavisinde de en etkili yöntemlerden biri Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT/CBT)’dir. Bu yöntemde kişinin düşünceleri üzerinde çalışılarak, kaygının yoğunluğu azaltılır ve kapalı alanla başa çıkabilmesi için nefes egzersizleri ve gevşeme teknikleri öğretilir. Düzenli terapi süreciyle birey, kapalı alanda bulunduğunda kaygısını yönetebilir hale gelir.

CBT’ye ek olarak; hipnoz, çözüm odaklı terapi ve şema terapi de destekleyici yöntemlerdir. Eğer kişinin korkusunu konuşmaya dahi hazır olmadığı bir durum söz konusuysa, terapi ve farmakolojik tedavi birlikte uygulanabilir.

Önemle belirtilmelidir ki; “Bir fobi ortadan kalktığında mutlaka yerini başka bir fobi alır.” inanışı doğru değildir. Ancak bazı tetikleyici durumlarda, belirtileri hafifleyen bir fobinin yeniden ortaya çıkması mümkündür.

Son olarak, bir Çin atasözünün dediği gibi:
“Korkunun kalbine gidin; orada güveni bulacaksınız.”
Korkularınızla yüzleştiğinizde ve onları yönetmeyi öğrendiğinizde, gerçek özgürlüğe adım atarsınız.


Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Aldatma Psikolojisini Anlamlandırmak

By psikolog No Comments

Aldatılmak, kişinin değerleriyle, sevgisiyle ya da dış görünüşüyle doğrudan ilişkili değildir. Ne güzellik, ne yakışıklılık, ne de başka bir “en” olma özelliği aldatılmayı engelleyebilir. Aldatma, tamamen aldatan kişinin ruhsal durumu, ihtiyaçları ve seçimleri ile ilgilidir. Bu nedenle aldatılan kişide kusur aranmamalıdır. Nitekim toplumda örnek olarak bilinen birçok güçlü birliktelik dahi (örneğin Angelina Jolie – Brad Pitt çifti) bu süreçleri yaşamıştır.


Aldatma Ne Anlama Gelir?

Blow’a göre aldatma, “iki kişi arasındaki sözleşmeyi bozan her türlü davranış” olarak tanımlanmaktadır. Başka bir tanımda ise “eşlerden birinin ya da her ikisinin kendilerini romantik, duygusal veya cinsel olarak ait gördükleri ilişki dışında başka biriyle yaşadığı, güveni zedeleyen ve kabul edilmiş (açık ya da örtük) normlara uymayan davranışlar” (Blow & Harnett, 2005) şeklinde ifade edilmiştir.

Bu tanımlardan yola çıkarak aldatma üç farklı şekilde görülebilir:

  • Cinsel aldatma
  • Duygusal aldatma
  • Cinsel ve duygusal aldatma

Aldatmanın Ortaya Çıkma Nedenleri

İlişkisel Nedenler

  • Partnerin duygusal olarak yokluğu veya ihmal
  • Yaşam değişikliklerine uyum sorunları (taşınma, iş değişikliği, kayıplar, orta yaş krizi vb.)
  • Yenilik ve heyecan arayışı
  • Karşılanmayan beklentiler
  • İlişkiyi sonlandırma isteği
  • İlgi ve değer görme ihtiyacı

Sosyal Nedenler

  • Masallardan ve medyadan beslenen “kusursuz evlilik” algısı
  • Kadının medyada cinsel obje olarak sunulması
  • Erkeğin aldatmasının toplumda normalleştirilmesi
  • Sosyal çevrenin bu tür davranışlara tolerans göstermesi

Unutulmamalıdır ki, “aldatan erkek profili” veya “aldatan kadın profili” şeklinde net bir tanım yapılamaz. Tıpkı trafikte iyi bir şoförün de kaza yapabilmesi gibi, hiçbir birey tamamen bundan muaf değildir.


Aldatılan Kişide Görülen Belirtiler

  • Öz saygı kaybı: “Ben sevilmeye layık değilim.”
  • Öfke: “Bunu bana nasıl yapar?”
  • Güven kaybı: “Artık kimseye güvenemem.”
  • Terk edilme kaygısı: “Her an beni bırakacak.”
  • Genellemeler ve olumsuz inançlar: “Demek ki herkes aldatır.”

Aldatılan kişi; düşüncelerinin, duygularının normal olup olmadığını sorgulayabilir, ilişkiyi bitirip bitirmemek konusunda yoğun kaygılar yaşayabilir. Zihinsel ve duygusal açıdan yıpratıcı bir süreçten geçse de doğru zamanda alınacak destekle çiftlerin ilişkilerini daha güçlü ve doyumlu bir noktaya taşıması mümkündür.


Aldatılan Kişi İçin Öneriler

  • Yaşadığınız tüm duyguları (öfke, incinmişlik, hayal kırıklığı vb.) bastırmadan kabul edin ve sağlıklı yollarla dışa vurun.
  • Kendinizi suçlayan veya değersiz hissettiren düşüncelerin farkına varın. (Örn: “Aldatması benim suçum.”, “Sevilmeye layık değilim.”)
  • İlişkiyi sürdürmenin olumlu ve olumsuz yanlarını yazılı olarak değerlendirin.
  • Güvenli bir alan oluşturun. Durumu tek başınıza yönetemediğinizde, öfkenizi artıracak çevresel yorumlar yerine objektif değerlendirme yapabilecek bir uzmandan destek alın.

İlişkilerini Yeniden İnşa Etmek İsteyen Çiftler İçin Öneriler

  • İlişki dışındaki bağın tamamen sonlandığını şeffaf biçimde ortaya koyun. Tekrar güveni sarsacak yalanlardan kaçının.
  • Aldatılan partnerin sorgulama ihtiyacını anlayışla karşılayın. Belirsizlikleri gidermek için sabırla dinleyin ve açık olun.
  • Aldatılan kişinin güven testlerine bir süreliğine izin verin.
  • Uzaklaşmak yerine birlikte kaliteli zaman geçirmeye özen gösterin.
  • Vakit kaybetmeden uzman desteği alın. Terapötik süreçte, ilişkinin yaraları onarılabilir ve çiftler birbirlerini yeniden keşfedebilir.

Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Çocuklara Ölüm Kavramı Nasıl Açıklanmalıdır?

By psikolog No Comments

Ölüm; ister çocuk olsun ister yetişkin, yaşamın her evresinde yüzleşilmesi zor bir gerçektir. Çocuğa bu kavramı aktarmak ve onun anlamlandırmasına yardımcı olmak, zaten durumu kabullenmekte zorlanan bir yetişkin için çok daha güç olabilir.

Çocuğa ölüme dair açıklama yapılırken; gelişim dönemine uygun bir dil kullanılması ve çocuğun o an bu konuşmaya hazır olup olmadığının göz önünde bulundurulması gerekir.

  • 0–5 yaş arası: Ölüm genellikle uyuma ya da bayılma gibi algılanır. Çocuk, ölen kişinin geri dönmeyeceğini anlayamaz.
  • 6–9 yaş arası: Ölümün geri dönüşsüz olduğu kavranır, ancak soyut anlamları tam olarak anlaşılmaz.
  • 9–12 yaş arası: Ölümün geri dönüşsüzlüğü anlaşılır ve ölen kişinin başka bir boyuta geçtiği (örneğin cennet) düşüncesi gelişebilir.

Bu süreçte yetişkinin tavrı, yüz ifadeleri ve sakinliği çocuğun olayı nasıl algılayacağını büyük ölçüde etkiler.


Açıklamada Doğru Yaklaşım Nasıl Olmalıdır?

  • Ölüm kavramını küçük parçalar halinde aktarın. Çocuğun ne kadarını anlayabildiğini gözlemleyerek konuşmayı sürdürün.
  • 6 yaşından küçük çocukların cenaze törenine katılması anlamlı olmayabilir. Bu durum onlar için kafa karıştırıcı ve kaygı artırıcı olabilir. Daha büyük çocuklar için ise törene katılmadan önce orada nelerle karşılaşacaklarına dair net ve sade bilgiler verilmelidir.
  • Bu süreçte kendi öz bakımınızı ihmal etmeyin. Çocuklar, duyguların nasıl yaşanacağını gözlemleyerek öğrenirler. Yas sürecinde onlara sağlıklı bir model olabilirsiniz.
  • Ölüm kavramını anlatırken “uyudu” ya da “cennete gitti” gibi mecazlardan kaçının. Bunun yerine gerçekçi ve sade bir dil kullanın.

Ölümü Açıklarken Kaçınılması Gerekenler

  • Üzüntünüzü gizlemeyin. Ağladığınızı görmeleri, çocukların yasın doğal olduğunu öğrenmelerine yardımcı olur. Ancak abartılı tepkilerden kaçının.
  • Anıları paylaşmaktan çekinmeyin. Ölen kişiye dair hikâyeler anlatmak, çocuğun kaybı anlamlandırmasına ve iyileşme sürecine destek olur.
  • Çocuk yanınıza geldiğinde konuyu değiştirmeyin. Aksi halde ölüm bir tabu haline gelir. Bunun yerine, çocuğun yanında da konu hakkında konuşabilir, yalnızca dilinizi onun anlayabileceği düzeye indirgersiniz.
  • Günlük rutini sürdürün. Çocukların tutarlılığa ihtiyacı vardır. Okul, oyun ve sosyal etkinliklerin devam etmesi önemlidir.
  • Gülmeyi yasaklamayın. Çocuğun gülebilmesi, kaybın ardından şifa bulma sürecinin doğal bir parçasıdır.
  • Gerekirse profesyonel destek alın. Yas ve travma konusunda uzman bir terapistten yardım almak hem ebeveynlere hem de çocuğa büyük kolaylık sağlar. Ölüm bilgisini, aynı acıyı yaşayan bir aile üyesinin çocukla paylaşması ise süreci daha sağlıklı kılar.

Ebeveyn Kaybı Yaşayan Çocuk İçin Tedavi Edici Hikâye

Özellikle 7 yaş öncesi (somut düşünce dönemi) çocuklara ölümü anlatmakta terapötik hikâyeler oldukça etkilidir.


Kalpteki Sevgi

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ………’sını kaybeden bir çocuk varmış. Bu çocuğun tek isteği, ………’sını bir kez daha görebilmekmiş. Her gece yatağa girdiğinde “Ne olur ……… geri gelsin” diye dua edermiş ama ……… bir türlü gelmezmiş.

Oysa çocuğun bilmediği bir şey varmış: ……… aslında onun kalbinde yaşıyormuş. Çocuk koşarken, mutlu olduğunda, dondurma yerken ya da ağladığında kalbi her atışında ona “Ben buradayım, hep senin yanındayım” dermiş. Ama çocuk bu mesajı duyamazmış.

Bir gece uyku perileri çocuğu rüyasında ……… ile buluşturmuş. ……… ona şöyle demiş:
“Artık kalbinde yaşıyorum. Evim burası. Mutlu ol, bana iyi bak. Beni özlediğinde elini kalbine koy; kalbinin altında tık tık diye atan sesimle hep yanında olduğumu bil.”

O günden sonra çocuk, ………’sının kalbinde yaşadığını bilerek büyümüş. Kalbi de sevgisi de büyümüş. Annesine (ya da babasına) ayırdığı yer de günden güne genişlemiş. Sevgiyle dolan kalbi artık kocaman olmuş…


Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Kaynak: Psychology Today – Talking to a Child About Death

Cinsel Terapi

By psikolog No Comments

Cinsel terapi; bireyin tek başına ya da partneriyle birlikte katılabileceği, bu alanda uzmanlaşmış terapistler ve hekimler tarafından uygulanan, bilişsel-davranışçı yöntemlere dayalı bir psikoterapi türüdür.

Cinsel sorun yaşayan bireyin öncelikle tıbbi ve biyolojik yönleri değerlendirilir. Gerekli test ve tetkikler sonucunda biyolojik bir neden bulunmadığında sorun psikolojik kökenli kabul edilerek terapi süreci başlatılır. Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir nokta vardır: Cinsel problemlerin biyolojik kökenli olduğu durumlarda dahi, mutlaka psikolojik faktörler de bu sürece eşlik eder. Dolayısıyla cinsel sorunlar yalnızca biyolojik ya da yalnızca psikolojik boyutuyla ele alınamaz. Biyolojik kökenli sorunlarda ilaç tedavisinin psikoterapi desteği ile birlikte yürütülmesi çok daha anlamlı ve kalıcı sonuçlar ortaya çıkarır.


Terapi İçeriğinde Neler Yer Alır?

Cinsel terapi sürecinde öncelikle bireylerin cinsel yakınmalarına dair öykü alınır ve tedavinin hedefleri belirlenir. Terapide:

  • Cinsellikle ilgili yanlış inanışlar ve mitler ele alınır.
  • Cinsel organların anatomik ve fizyolojik yapısı hakkında bilimsel bilgilendirme yapılır.
  • Yakınmalara yönelik doğru bilgiler paylaşılır.

Konuşmaya dayalı psikoterapinin yanı sıra, cinsel terapi sürecinde partnerlerin ev ortamında uygulayacakları özel egzersizlere de yer verilir.

Cinsel terapilerde başarı oranı en yüksek olan sorun vajinismustur. Vajinismus tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar ortaya çıkmaz. Diğer cinsel işlev bozukluklarında ise (örneğin sertleşme veya orgazm sorunları), diyabet ya da kalp-damar hastalıkları gibi ek sağlık sorunlarının ortaya çıkmasıyla birlikte nüksler görülebilir.

Eğer cinsel işlev bozukluğuna depresyon eşlik ediyorsa, terapist öncelikle hangi durumun önce başladığını belirler.

  • Depresyonun sonucunda cinsel işlev bozukluğu gelişmişse tedavi öncelikle depresyona odaklanır. Depresyon düzeldiğinde cinsel yakınmalar da büyük oranda düzelir.
  • Tersi durumda, cinsel işlev bozukluğu depresyona yol açmışsa tedavi öncelikle cinsel işlev bozukluğuna yönelik çalışmayla başlar.

Cinsel Terapi Kapsamındaki Çalışma Alanlarımız

  • Cinsel tiksinti bozukluğu ve cinsel fobiler
  • Cinsel soğukluk ve cinsel isteksizlik
  • Mastürbasyon ve porno bağımlılığı
  • Kadın cinsel işlev bozuklukları: Vajinismus, orgazm bozukluğu, disparoni (ağrılı cinsel ilişki)
  • Erkek cinsel işlev bozuklukları: Sertleşme bozukluğu (erektil disfonksiyon), cinsel iktidarsızlık, geç boşalma (boşalmanın aşırı kontrolü), erken boşalma (boşalma kontrolünün yetersizliği)

Uzm. Psikolog / Psikoterapist
Gülşah Karagöz

Çift Terapisine Dair Merak Edilenler

By psikolog No Comments

Çift terapisi nedir?

Çift terapisi; evli ya da bekar fark etmeksizin birlikteliklerini sürdüren partnerlere yönelik uygulanan bir psikoterapi yöntemidir.

Hangi durumlarda çift terapisinden destek almak gerekir?

Partnerler birbirlerini anlamakta zorlandığında, sorunlarını çözümsüz olarak gördüklerinde ve bu sorunlar kısır bir döngü halinde tekrarlanarak ilişkide tolere edilemez bir noktaya ulaştığında, uzman desteği büyük önem taşır. Çiftlerin bu desteği, ilişki tamamen kopma noktasına gelmeden alması sağlıklı bir süreç için oldukça değerlidir. Çözümsüz görünen birçok sorunun aslında temelinde bir kilit noktası bulunmaktadır. Özellikle çocuk sahibi olan çiftlerde, sorunların çocuklara da yansımaya başladığı noktada profesyonel destek almak kaçınılmaz hale gelir.

Çift terapisinin ilk seansında çiftleri neler bekler?

İlk görüşmede amaç, çiftlerle güvene dayalı bir terapötik ilişki kurmak ve onların doğru yerde olduklarını hissetmelerini sağlamaktır. Tercihen her iki partnerin de istekli bir şekilde ilk seansa birlikte katılması önerilir. Çiftler genellikle birbirlerini sorunun kaynağı olarak görerek suçlayıcı bir yaklaşım sergileyebilir ve “sen değişirsen, ilişkimiz düzelir” gibi inançlara sahip olabilirler. Bu yaklaşım, taraflardan birinin sorumluluk almaktan kaçındığının göstergesidir.

İlk seans, çiftlerin tanınmasına yönelik bir süreçtir. Ortalama 90–120 dakika süren bu seanslarda çiftlerin hem bireysel hem de ilişki içindeki dinamikleri incelenir. Çiftlerin terapiden ve birbirlerinden beklentileri ayrıntılı şekilde ele alınır, sorunlar net ve somut biçimde tanımlanır, hedefler belirlenir ve terapist rehberliğinde bir yol haritası oluşturularak çiftlerle paylaşılır. Bu aşama, ilişkiyi onarma sürecinin başlangıcıdır.

İlk seansın ardından, daha kapsamlı bir değerlendirme için her bireye ölçekler verilir ve bireysel görüşmeler planlanır. Terapi süresi; sorunun türüne, ilişkinin dinamiklerine ve bireylerin değişim hızına göre farklılık gösterebilir. Seans aralıkları ise, çiftlerin öğrendiklerini hayata geçirmelerine fırsat tanıyacak kadar uzun, eski alışkanlıklarına dönmelerine izin vermeyecek kadar kısa tutulur.

Merkezimizde uygulanan yöntem

Merkezimizde uygulanan Gottman Çift Terapisi yaklaşımı, duygusal, etkileşimli ve sistemik bir bakış açısına sahiptir. Bu yöntem; güven, sevgi bağı, arkadaşlık, olumlu duygulanım ve ilişkideki bağın yeniden inşa edilmesine odaklanır. Terapinin temel amacı, çiftlerin iletişim becerilerini güçlendirmelerine, çatışmaları yönetebilmelerine ve yeniden ortak bir anlam oluşturmalarına destek olmaktır.


Uzm. Psikolog / Psikoterapist Gülşah Karagöz

Sağlıklı Bir Evlilik ve İlişki

By psikolog

Sağlıklı bir evlilik ve ilişki, eşlerin birbirlerinden gerçekçi beklentiler içinde olmalarını gerektirir. Çoğu zaman, eşler evlilikten “mükemmel mutluluk” beklentisi taşır; hiç tartışmayacaklarını, sorun yaşamayacaklarını veya daha özgür bir yaşam süreceklerini düşünebilirler. Ancak gerçek yaşam, bu beklentilerle çoğu zaman uyumlu değildir. Beklentilerle yaşanan gerçeklik arasındaki uyumsuzluk, eşlerin kendilerini yetersiz veya yanlış yapmış hissetmelerine yol açabilir.

Her ilişki, zaman zaman çalkantılı süreçlerden geçer. Sağlıklı bir evlilik, sorunlardan tamamen uzak bir birliktelik değil; çatışmalar karşısında istikrarlı ve dayanıklı bir temel üzerinde yürütülen ilişkidir. Sorunlar, eşlerin karşılıklı çabaları ve zamanla kazanılan deneyimlerle aşılabilir. Çatışmaların çözümü için özüne inilmeden, sorunların kendiliğinden hallolacağı düşüncesi evlilikte geri dönülmez problemlere yol açabilir. Bu nedenle, ilişki içi kaynaklar ve gerektiğinde dış destekler değerlendirilmeli, sorunlar çözülmeye çalışılmalıdır.

Sağlıklı bir evlilik ve ilişkinin sürdürülebilmesi için eşler, kendi sorumluluklarının farkında olmalıdır. Bu sorumluluklar sadece gündelik iş bölümü ile sınırlı değildir. Mutlu bir evlilik için duyguların ve düşüncelerin paylaşılması, birlikte karar alma, birbirine destek olma gibi görevler de büyük önem taşır. Bu sorumluluklar toplum içinde somut olarak ifade edilmese de, çiftler evlilik sürecinde bu becerileri öğrenmeli ve birbirlerine kazandırmalıdır.

İdeal ilişki, sorunlardan uzak bir ilişki değildir; sorunları aşmayı bilen bilinçli bireylerden oluşur. Bu kişiler, deneyimlerinden çıkarımlar elde ederek çözüm yollarını belirleyebilir, doğru iletişim becerilerini kullanabilir ve dayanışma, anlayış ile birlikte hareket etme davranışlarını geliştirebilirler.

Sağlıklı bir evlilik, esneklik gerektirir. Eşler gerektiğinde birbirine destek olan bir bütün olmalı, gerektiğinde ise bağımsız bireyler olarak hareket edebilme yetisini hissettirmelidir. Bu denge, ilişkinin uzun vadeli sürdürülebilirliği için temel bir gerekliliktir.

Ergenlik Dönemi Problemleri ve Yönetimi

By psikolog

Ergenlik dönemi, çocukluktan yetişkinliğe geçiş süreci olarak tanımlanır ve genellikle 10-11 yaşlarında başlayıp yirmili yaşların başına kadar devam eder. Bu dönem, hem fiziksel hem de psikolojik değişimlerin yoğun olarak yaşandığı bir süreçtir.

Ergenlik, bireylerin bağımsızlık kazanma, kimlik oluşturma, kendilik algısını geliştirme, arkadaşlık ilişkilerini yönetme, cinsellik ve cinsiyet kimliği gibi birçok konuda sorular sorduğu ve yanıt aradığı çalkantılı bir dönemdir. Bu sürecin başlangıç ve bitiş zamanları, karşılaşılacak uyum problemleri ve bu süreçten elde edilecek öğrenimler kişiden kişiye farklılık gösterir.

Ergenlerin bu dönemde egosentrik bir bakış açısına sahip oldukları görülür; genellikle kendilerine odaklanırlar ve çevrelerindeki herkesin de kendilerine odaklandığını düşünürler. Güvensizlik ve yargılanma duyguları öne çıkar. Aileyle olan ilişkilerde zayıflama görülürken, arkadaşlık ilişkileri ve akran grupları ön plana çıkar.

Fiziksel değişimler, ergenin kendisini akranlarıyla kıyaslamasına ve kaygı yaşamasına neden olabilir. Bu nedenle, bireysel kaygıları azaltmak ve ergenin gelişim sürecini sağlıklı bir şekilde desteklemek önemlidir. Psikoterapi ve profesyonel rehberlik, bu çatışmalı dönemi hem ergen hem de aile açısından daha yönetilebilir hale getirir.

Profesyonel destek, ergenin duygusal farkındalığını artırarak, bireysel ve sosyal becerilerini güçlendirir; böylece ergenlik süreci daha sağlıklı ve verimli bir deneyim haline gelir.

Kaygı Nasıl Azalır?

By psikolog

Kaygı, yeni veya alışılmadık durumlarla karşılaştığımızda ortaya çıkan doğal bir duygudur. İş değiştirmek, taşınmak, terfi almak, evlenmek, boşanmak ya da yeni bir hobiye başlamak… Tüm bu değişimler, mevcut konfor alanımızdan çıkmamıza neden olur ve bu durum kaygıyı tetikleyebilir.

Bazı insanlar bu duyguyu motive edici, heyecan verici bir güç olarak deneyimlerken; bazıları için kaygı, tehdit ve risk algısıyla birlikte gelir. Her iki durum da insani ve sağlıklı bir tepkidir.

Öğrenme süreci, kaygının en somut şekilde gözlemlendiği alanlardan biridir. Örneğin, bisiklet ya da kaykay öğrenen biri, dengesini kaybetmekten ve düşmekten korkabilir. Bir başkası ise bu olasılığı aklına bile getirmez ve dolayısıyla kaygı yaşamaz.

Peki, kaygı ne zaman azalır?
Kaygı, bireyin kendine yönelik “Ben bunu yapabiliyorum.” inancını geliştirmesiyle, yani öz yeterliliğin artmasıyla azalır. Bu süreç, bilinçli bir çaba, deneyim kazanma ve başarı hissiyle desteklenir.

Kaygıyı yönetebilmek için şu adımlar önemlidir:

  1. Anlamları Yeniden Değerlendirmek: Olaylara ve kişilere yüklediğimiz anlamları gözden geçirmek, duygusal tepkilerimizi dönüştürebilir.
  2. İhtiyaçları Fark Etmek: Kendi ihtiyaçlarımızı tanımak ve bunları karşılamaya yönelik adımlar atmak, kaygıyı azaltır.
  3. Konfor Alanından Çıkmak: Bizi gelişimden alıkoyan bariyerleri tespit edip bunlarla yüzleşmek gerekir.
  4. Kontrol Alanını Tanımak: Gücümüzün dışında olan konulara müdahale edemeyeceğimizi kabul etmek, zihinsel yükümüzü hafifletir.
  5. Önlem Almak: Kontrol edebildiğimiz alanlarda gerekli önlemleri almak ve elimizden gelenin en iyisini yapmak, kaygıyı azaltır.